Bebek terbiyesi: İnsan yavrusunun tam olarak gelişmesi doğuştan mevcut olan istidat ve kabiliyetlerle beraber hayatın devamı müddetince beden ve ruh üzerine muhitin yapmış olduğu tesirlere bağlıdır.
İnsanlarda istidat ve kabiliyetin büyük bir kısmı herediter olarak, yani ana-baba ve ecdattaki vasıfların bir araya gelmesinden teşekkül eder. Folikülden çıkan olgun yumurtanın spermatozoid tarafından aşılanması ile müstakbel yavrunun yalnız esas hatları değil, ayni zamanda ruhî vaziyeti de bir dereceye kadar taayyün eder. Büyük anne ve babalardaki vasıflardan, her aşılı hücredeki farklı birleşme şekilleri dolayısiyle kardeşler arasında birbirlerine benziyen veya farklı olan istidat ve kabiliyetler veya temayüller husule gelir.
Yeni doğmuş çocuklar, ruh bakımından ziyalandırılmış fakat develope edilmemiş fotoğraf plâkları ile mukayese edilebilirler. Meselâ Soysal, Çocuk sağlığı bu plâklarda göze gözükmemekle beraber ileride developman ile meydana çıkacak bir resim nasıl mevcutsa, çocuğun ruhunda da teşekkül edecek karakterin esasları, yani ruhî şahsiyetin tarzı ve bütün hatları vardır. İşte zamanla heredite ve temayüllere yapılan tesirler neticesi ruhî şahsiyetin tekemmülü ile ileride çocukta hakikat olarak gözükecek vaziyet, bir plâğın develope edilmesi ile karşılaştırılabilir. Mahir bir fotoğrafçının plâğı arzusuna göre değiştirebilmesi, muayyen noktaları tebarüz ettirebilmesi, bazı noktaları silik bırakması gibi burada bir terbiyeci de gerek yapacağı tesir ve gerek muhitin yaptığı tesirleri idare ve seçmek suretiyle çocuğun ruhunda değişiklikler meydana getirebilir ve nihayet çocukta da yeni bir «karakter» hasıl olabilir.
Şu halde terbiye mefhumundan anlaşılan şey, diğer insanların düşünce ve arzularına göre bir insanın istidat ve kabiliyetine tesir yapılabilmesidir. Yalnız bu tesirin çocuğun somatik ve psişik normal gelişmesi için uzun bir müddet, muayyen bir istikamette ve plânlı olması lâzım gelir. Terbiye için mevcut bir çok tarifler terbiyeden maksadı vazıh bir şekilde ifade edememekte, bazı müellifler terbiyeyi mazide elde edilen kültür kıymetlerinin eski jenerasyon tarafından yeni nesle devri diye, bazıları da biraz daha açık olarak terbiyeden maksat hayvandan kültür sahibi, tam bir insan, devletin mükemmeliyetini gaye edinen sosyal bir varlık meydana getirmektir diye söylemektedirler.
Çocuğun küçüklüğü nisbetinde istidat ve kabiliyetlerine yapılacak tesir de o kadar kolay olur. Eskilerin bir ağaç körpe iken eğrilir sözü nekadar doğrudur. Bundan dolayı terbiyeye daha doğumdan itibaren başlamak ve süt çocuklarını da tıpkı yaşlı çocuklar gibi bir terbiye altında bulundurmak icab eder. Yalnız ekseriya görüldüğü gibi terbiyeyi konuşmakla karıştırmak hatasına düşmemelidir. Terbiye doğrudan doğruya fiiliyat demektir. Esasen çok konuşan bir terbiyeci de iyi bir terbiyeci değildir. Demek bu bakımdan süt çocuğuna karşı bile terbiye usullerini tatbik etmek mümkündür. Bilhassa üçüncü yaşın sonuna kadar tatbik edilen terbiye tedbirleri çocuk karakterinin teşekkülü bakımından pek önemli ve istikamet verici bir mahiyettedir. Tabiatiyle bu gelişme çağında konuşma tesiri ile çocuktan fazla bir şey elde edilemiyeceği kendiliğinden anlaşılmaktadır. Terbiye, çocuktaki mevcut temayüllerin veya istidadın tesire maruz bırakılması demek olduğuna göre, bu bakımdan çocukta mevcut olan irade, ruh (manevî) ve zekâ (maddî) istidatlarının bilinmesi gerekir. Çünkü bu üç istidattan birinin daha fazla bariz veya eksik olmasına göre insanlar da irade tipi, manevî veya maddî insan diye isim verilir.
Terbiyecinin tasavvur ettiği ideal tarzda mükemmel bir insanda, bu istidatların birbirine uygun bir şekilde gelişmesi icap eder. Bu bakımdan terbiyeci iyi gelişmeyen istidadı geliştirmeğe, normal istidadı muhafazaya ve fazla gelişen istidadı da tahdit etmeğe çalışır.
insanlar; doğuştan haiz oldukları temayüller ve beraber yaşadıkları insan topluluğu ile münasebetleri, yani sosyal istidat bakımından sosyal ve asosyal olmak üzere de iki gruba ayrılırlar.
Sosyal insanlarda esas olan topluluk hissidir. Bunlar, fertlerin cemiyetin bir uzvu olduğunu anlamış bulunan ve bu suretle şahsî menfaatlerini gütmiyen kimselerdir. Buna mukabil asosyal insanların ise cemiyet bakımından bir fikirleri yoktur. Cemiyete ve cemiyetin gayelerine kendilerini uyduramazlar. Kendilerini daima bir fert hissederler ve bir fert olarak da kalmak isterler. Bunlar kuvvet ve şiddet ve hatta kanun haricî cezayı icab ettiren hareketleri ile cemiyete karşı şahsî menfaatlerini korumağa kalkışırlar. Tabiatiyle sosyal ve asosyal insanlar arasında da muhtelif derece farkları vardır. Kendi şahsî menfaatlerine uygun olmak şartiyle cemiyete hizmet edenler olduğu gibi, cemiyet namına hiç bir zaman fedakârlık beklenilmeyecek olanlar da bulunur.